tag:blogger.com,1999:blog-203005712009-07-02T14:09:47.196+03:00Sinan'ın olağan hikayeleriSo you think you can tell... heaven from hell...Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.comBlogger127125tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-21184434545841952232009-07-02T14:02:00.003+03:002009-07-02T14:09:47.204+03:00Bodrum'a gidiyoruz<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.seasidepropertiesturkey.com/bodrum_real_estate/turgutreis/bodrum_turgutreis_aspat_bay.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 413px; height: 273px;" src="http://www.seasidepropertiesturkey.com/bodrum_real_estate/turgutreis/bodrum_turgutreis_aspat_bay.jpg" alt="" border="0" /></a><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />4-12 Temmuz arası Bodrum Karaincir ve fotoğrafını gördüğünüz Aspat sularındayız. Kızlar çok heyecanlı. Hem evi hem denizi çok seviyorlar, çok eğleniyor, iyi vakit geçiriyorlar. Bizim için de iyi oluyor. Bu yıl, 9 Temmuzda Buli ve kıymetli eşi Suna, 10 Temmuzda da Korhan, Rıfat ve Çağın ile sürpriz başka dostların da aramıza katılmasını umuyoruz. Daha da erken gelen olursa bekleriz. 11-12 Temmuzda Datça büklerindeyiz. Muhtemelen Hayıtbükünde yemek / kahvaltıspor, Ovabükte kalmaspor, Palamutbükünde de denizspor yapıp bir de eski Datça'yı harmanlayıp bir klasik daha yaparız. Hadi bakalım, iyi tatiller...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-2118443454584195223?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-91227282134481592162009-07-01T15:06:00.002+03:002009-07-01T15:12:03.959+03:00Yine Karina'ya gittik<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_OaJGRAPRiVk/SktRc8x58pI/AAAAAAAAAAM/LHBJnfgG2gA/s1600-h/karina.gif"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_OaJGRAPRiVk/SktRc8x58pI/AAAAAAAAAAM/LHBJnfgG2gA/s320/karina.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353462139853599378" border="0" /></a>100.yıl şampiyonluk kadrosuyla Karinadaydık haftasonu. Gelen ve 2 günümüzü süper geçirmemizi sağlayan dostlara teşekkürler. Harika balıklar yedik, kafalar çakır, gece pansiyonda uyku, sabah deniz kenarında kahvaltı, motorla bakir koyda deniz, saçma sapan kaya üstüne çıkmalar, tekneyi mağara girişine bağlayıp gölge ararken -yine- içmeler... Ama en güzeli muhabbet... Hakan kardeşim yine hizmette sınır yok sistemi. İyi hizmet, samimi sohbet... Tadı damağımda kaldı. Şimdi fotoğraflara bakıp ah ulan yine mi gitsek dedim. Herkese tavsiye ederim... karinabalik.com Hakan cep 0.532.7442134<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-9122728213448159216?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-35466200981658080802009-06-27T10:20:00.002+03:002009-06-27T11:07:58.887+03:00Bence ölmedi<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.tlcreativedesign.com/michael-jackson.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 309px; height: 215px;" src="http://www.tlcreativedesign.com/michael-jackson.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Kalbimizde değil ama biryerlerde yaşıyor. Bakın şimdi, durumu düşünün. Bir sürü borcunuz var, popülariteniz bitmiş, albüm satamıyorsunuz, klipleriniz ekranlarda dönmüyor, şarkılarınız radyolarda çalınmıyor, konser turnesi açıklamış organizatör şirketten avans almışsınız fakat konserlere çıkacak mecaliniz yok. Birden ölüyorsunuz ve bütün sorunlarınız çözülüyor, bunların hepsi tersine dönüyor. Üstüne üstlük bir de kendi cenazenizi izlemek gibi benim de hayal ettiğim bir kazancınız var. Nasıl? Olmaz mı? Yandaki fotoğraftaki gibi bir adam ancak bunu yapabilirdi. Neden öldüğü, nasıl öldüğü belli değil. Fotoğraf var bir tane, ne zaman nasıl çekildiği belli değil. Neyse komplo teorileri bol bende. Yıllar sonra Michael Jackson ben ölmedim, yaşıyorum, durum buydu, yapmak zorundaydım derse şaşırmam. Kanuni olarak cezası var mı? Olmayabilir.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-3546620098165808080?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-22802594331434448872009-06-26T11:43:00.002+03:002009-06-26T11:52:19.112+03:00Şıracının şahidi bozacı<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://images.habervitrini.com/haber_resim/ilker_basbug34.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 230px; height: 230px;" src="http://images.habervitrini.com/haber_resim/ilker_basbug34.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Belge gerçek mi değil mi? Herkes buna kilitlenmiş. Askeri savcılık da gerekçelerini sıraladı belgeyi gerçek bulmadığını, kovuşturmaya yer olmadığını söyledi topu sivillere attı. Zaten top niye sendeydi? Suçu işlediği iddia edilen de asker, yargılayan da asker. TSK'nın başı diyor ki bu bize anayasayla verilmiş haktır. 3 tane darbe yaptıklarında da bu bize anayasayla verilmiş görevdir diyorlardı. Al bak ne oldu? Türkiye nereye geldi. Solculardan kurtulacağız diye bunları TSK pompalamadı mı zamanında? Şıracının şahidi bozacı. Az önce radyoda konuşmasını canlı dinledim, masaya yumruğunu vurdu resmen. Bu karara saygı duymazlık edemezsiniz diyor. Sen kimsin? Benim düşüncelerime sen mi karar vereceksin? Bir sürü insan, arkadaşlarımızın bazıları bile, bunları destekliyor, irticanın önünde bir tek asker var diyor. Neyse yazıcam şimdi bir sürü şeyi başım belaya girecek zaten adımız çıkmış. Türkiyenin acilen askerler tarafından yapılmış bu anayasayı çöpe atıp, sivil, anti militarist bir anayasa yapması lazım. Tayyip bile yapsa bundan iyidir. Ciddiyim.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-2280259433143444887?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-90286286415386449652009-06-25T15:03:00.002+03:002009-06-25T15:13:51.822+03:00Saçım dökülüyor<a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.aymari.com/bilgiResmi/200220091403591.jpg"><img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 300px; height: 250px;" src="http://www.aymari.com/bilgiResmi/200220091403591.jpg" alt="" border="0" /></a><br />Yaşlanıyorum demek ki. Bunu daha önce de çeşitli şekillerde anlamıştım ama geçen hafta berber tıraş sonrası klasik hamlelerinden birini yapıp aynayla arka plan görüntüsü verince dur dedim. Abi ne var dedi. Dur bakayım dedim saçım dökülüyor benim. Yok abi senin iki tane döner var kafada o yüzden sana öyle görünüyor falan dedi yalan tabi. Resmen saçım dökülüyor. Geçen gün bir saç yeniden yapılandırma kiti aldım, bugün de kullanmaya başladım. İşe yarar mı bilmiyorum, denemedim demem en azından. 35 yaşını bitirmek üzere, babası- dedesi zerre kadar saç dökülmesi yaşamamış biri için biraz düşündürücü tabi. Neden benim saçım dökülüyor? Yeme içme, iş yapma ve diğer bazı rutinlerimi gözden geçirmeliyim. Sağlam bir uyarı oldu aslında. Sadece saç yapılandırma malzemelerini deneyerek bundan sıyrılmaya mı çalışıyorum acaba?<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-9028628641538644965?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-10753252310247336802009-06-25T14:56:00.003+03:002009-06-25T15:00:22.970+03:00Geri döndümUzun zamandır yazmıyordum. İçimden gelmiyordu. Bir sürü sebep de sıralanabilir ama en basitini ve gerçeğini söylüyorum: Canım yazmak istemiyordu. Ne oldu da şimdi yazmak istiyorum? Onu da bilmiyorum. Ama yazmış olmayı istediğim çok şey oldu, belki 2007'de bıraktığım yere döner, o zamandan bugüne eskiyi de yazarım. Bundan sonra başımdan geçenleri, düşüncelerimi, isteklerimi, sorunlarımı, birçok şeyi buraya yazıp belki rahatlarım, iyi gelir diye düşünüyorum. Bakalım...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-1075325231024733680?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1173531089319692012007-03-10T14:36:00.000+02:002007-03-10T14:51:29.330+02:00Ada ve Defne ya da Ayşe ve Fatma ya da Kedi ve Kız<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/172212/foto1.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/426238/foto1.jpg" border="0" /></a><br />Artık iyice büyüdüler. Büyümeleri de sürecek gibi görünüyor :) Ada 100 cm., 18 kilo; Defne 98 cm. 14 kilo. Güzelliklerine bakarsanız ileride çok can yakacak gibi duruyorlar, en çok da benimkini. Son numaraları sürekli "role playing" durumundayız. Ada en fazla kedi oluyor, Defne de Kız olup kedisini gezdiriyor. Ada'nın rollerini sayayım: Prenses, Ayşe, Kedi, İlke, Anne, Bebek, Fiona, Pamuk Prenses v.s. Defne'nin rolleri: Prens, Fatma, Kız, Sinan, Anne/ Baba, Bebek, Şrek!!!, Küçük Denizkızı (ariel) v.s. Değişmeyen birşey var: Rolleri Ada dağıtıyor. Ha bu arada İlke, ben ve bakıcılar da envayi çeşit rol kapıyoruz Ada'dan. Şrekteki Eşek rolünü bana yakıştırdı kendileri. Çene çok mudur nedir? Suluboya, kuruboya, pastel boya, İlkenin getirdiği değişik formatlarda boya yapıyorlar. Makas kullanmayı öğrendiler. Konuşmaları çok daha düzgün artık. Kafaları da ileriye hamle yapıyor sürekli. Geçen gün bir köprünün altından arabayla geçerken Defne İlkeye şöyle demiş:"Anne insanlar yukarıdan geçerken nasıl oluyor da düşmüyorlar?" İlke'nin cevabı: "Parmaklıklar var, onları koruyor, düşmüyorlar" Defne: "Nasıl yani parmaklık? Korkuluk gibi birşey mi yani?" Duyunca OHA dedim, İlke de arabayı kullanırken kopmuş zaten. Bunun gibi değişik bombalar patlatıyorlar. Daha çok Defne. Özellikle gündüzlü bakıcıdan çok memnunuz. Çocuk Gelişimi mezunu, bakıcıdan çok dadı hatta biraz da öğretmen gibi. Balık almış çocuklara (eşi petshopçu). Şimdi de kuş olayına girsek mi diye düşünüyoruz. Söz verdik artık gireceğiz, ne düşünüyorsak. İşte böyle...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-117353108931969201?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1173258586814449002007-03-07T10:54:00.000+02:002007-03-07T11:09:46.826+02:00Vatan haini kimdir?<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/955932/secim_sandik_b3.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="145" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/374693/secim_sandik_b3.jpg" width="207" border="0" /></a><br />Blog işini bırakmayı düşündüm, dayanamadım. 1 Martta seçmen listeleri askıdan kaldırıldı. Fırsatı kaçıranlar için ikinci bir şans verilecek mi bilmiyorum, ama şunu biliyorum: bu yıl katılım tam da bu 1 Mart meselesinden dolayı çok az olacak. Tayyip geçen gün bir konuşmasında katılımın %50-60 arasında olacağını beklediklerini ağzından kaçırmış. Neden acaba? Seçimin tarihi tam olarak belli değilken, kimse seçim havasına girmemişken, yıllarca erken seçimle yaşamış bir ülkede, yıllarca en fazla 2 ay öncesine kadar bu iş ve işlemler yaptırılabilmişken 1 Mart tarihini yayınlayan, dayatan, uygulayan VATAN HAİNİDİR. Buna doğru düzgün muhalefet yapamayan, hala sığ politika denizlerinde yüzen, hala yok cumhurbaşkanlığı seçimi yok 301 dursun diye konuşan ama bu işi atlayan da VATAN HAİNİDİR. Biri bilerek, biri salaklığından, egosundan. İzmir örgütü atlamadı, bir sürü yere afiş asıldı, hakkını koru falan diye ama ülke çapında, daha örgütlü, daha akılcı, daha katılımcı bir propaganda yapılabilirdi. Ben bile son dakikada çözdüm işi. Medya sakladı zaten. Girin ysk.gov.tr 'ye nerede oy vereceğinizi görün. O ekranda şöyle diyor: "Bu bölgede tanımlı seçim bulunmadığından, sandık falan fila ..." yani ne: Seçim ne zaman belli değil ama biz işte adamı böyle katakulliye getiririz, el altından kendi adamlarımızın kayıtlarınızı güncelleriz, siz salakların da oy hakkınızı böyle alırız elinizden. Budur. Kime oy vereceğiz? Çok derin bir konu, ilerleyen zamanlarda gireceğim...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-117325858681444900?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1171634942314195632007-02-16T15:45:00.000+02:002007-02-16T16:52:39.810+02:00Apocalypto<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/936837/apo.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/180585/apo.jpg" border="0" /></a><br />İnanılmaz bir film. Passion of Christ'tan sonra Mel Gibson'dan ciddi derecede nefret etmiştim. Hatta İlke Romalı askerlerin o devirde Latince değil Yunanca konuştuğunu söylediğinde de adamın aptal olduğunu düşünmüştüm. Ölçüsüz kan ve şiddet görmek de hoş değildi. Bu filmde de kan var şiddet var, ama ötekindeki gibi ölçüsüz değil. Öykü çok etkileyici, sonu sürpriz ve başarılı. Ama daha ötesi Maya/Aztek (tam emin değilim) hakkında amanda ne kadar muhteşemlerdi, şöyle altın şehirleri vardı, böyle acaba uzaylılarla mı iletişim halindeydiler gibi salak geyiklerle hiç uğraşmadan, insan, insanlıkdışı, vahşi yönlerini göstermesi takdire şayan. Oyuncu seçimcisinin ellerinden, kostüm/makyaj/saç tasarımcılarının ayaklarından öperim ayrıca. Dikkat spoiler: O kadar çabuk güneş tutulması olmaz, güneş tutulmasından sonra da yanlış bilmiyorsam dolunay olmaz, yeniay olur. Koşma vurma oyununda ilk ölen adam, daha önce de ölmüştü bence, kurban edilmişti. Oralara bakmak lazım bir kez daha. Çekmesi zor, oynaması zor, seyretmesi de zor ama mutlaka seyredin. Kaçırmayın...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-117163494231419563?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1170950634930953382007-02-08T17:42:00.000+02:002007-02-08T18:03:55.036+02:00Yazdan kalma bir günden<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/935664/0705.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/789093/0705.jpg" border="0" /></a> İnsanoğlu böyle işte. Kışın yazı, yazın kışı özleriz. Kızların yazdan kalma yayınlanmamış bir fotoğrafını bulayım, içimizi ısıtayım dedim. İkisi de iyi. 3 yaşını bitirmeye doğru gidiyorlar. Gece yatılı kalan bayan "iş ağır", "gündüz çok çalışıyorum, gece çocuklar uyanırsa kalkmam" diye afra tafra edip ayrılmak istediğini iletti. Yeter artık çok sıkıldım. Kızlar melek ya bir de yaramaz olsalar ne yapacaktı? Taviz de vermek istemiyoruz. Kafana ediyorlar sonra. Pazar günü sirke gittik. Adı farklıydı ama geçen sene gittiğimizle aynıymış meğer. Kaplanlar yerine aslanlar vardı! Çocuklara iyi geldi, aktivite günü oldu. Defne herşeye "neden, neden" diye soruyor, herşeyin sebebini, gerekçesini öğrenmeye çalışıyor. Üst üste 20 kez neden diye sorup sıkılmıyor. Ada sürekli hayvan oluyor, bir akşam eve geliyoruz kedi olmuş, bir akşam köpek. Dört ayak üstünde saatlerce yürüyüp havladı dün akşam. Ada naapıyorsun? deyince de "ben Ada değilim" diye beni azarladı. Defne de kızdı. "O Ada değil, Fıstık" dedi. (İlkelerin köpeği) Hergün ayrı macera, tiyatro. Böyle işte yuvarlanıp gidiyoruz...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-117095063493095338?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1170149541960986302007-01-30T11:27:00.000+02:002007-01-30T11:32:21.973+02:00Ankara, İstanbul...Yarın Ankara'da, sonraki 3 gün ise İstanbul'da olacağım. Ankara'yı çok özledim. İlke'yle birlikte gitmek isterdim ama başka zaman. Kar kış varmış. Zamanında kardan nefret ederdim. Şimdi düşünmek hoşuma gitti... Dönünce İzmir hikayelerine devam etmeyi, kızların son numaralarını yazmayı ve fotoğraflarını yayınlamayı, yine İzmir'in trafik derdine çare olacak önerilerimi sıralamayı umuyorum. Bunları yapmadan önce neler oldu neler bitti kısaca özetleyeyeim.<br />- Sınav çok başarılı geçti. Tertemiz harika bir organizasyon oldu.<br />- Bunun ve başka çalışmaların etkisiyle 2007'ye bomba satışlarla başladık, devamı da var...<br />- Bakıcılar kızlara eve, biz de onlara alışıyoruz...<br />- İlkenin gözünde enfeksiyon oluştu. 4 gündür onunla uğraşıyor. Geçti gibi ama çok canı yandı. Lenslere veda edip ya laser ya da gözlük. Zor karar...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-117014954196098630?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1169456264187407182007-01-22T10:48:00.000+02:002007-01-22T10:57:44.206+02:00Ruh halimin güvercin tedirginliği<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/375073/hrant%20dink.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 259px; CURSOR: hand; HEIGHT: 178px" height="178" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/688741/hrant%20dink.jpg" width="274" border="0" /></a><br />Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.Kendimden emindimAma hayret işte! Dava açılmıştı.Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.“Ya sabır” çeke çeke...Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı. Tek silahım samimiyetimAma işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.Kara mizahAma gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.“Türk Devleti adına”İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?Başsavcının çabasına rağmenNitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.Güvercin gibiŞu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim...Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.İşte size bedelNe diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...İşte size bedel... İşte size bedel...İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?“Ölüm-Kalım” dedikleriKolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...O noktada hep çaresiz kaldım.“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.Kalmak ve direnmekİyi de, gidersek nereye gidecektik?Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?Rahat bana batardı!“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.Kalacaktık ve direnecektik.Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.Ürkek ve özgürDilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116945626418740718?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1168608866447404182007-01-12T15:21:00.000+02:002007-01-12T15:34:26.460+02:002006'da Yılın Annesi !<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/760979/2006ya.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="188" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/169657/2006ya.jpg" width="259" border="0" /></a><br />Bu fotoğraf da 12 Kasım 2006'da çekilmiş. Ekin ya da Çağın tarafından. Emin değilim. İkisine de teşekkürler. İlkecik biri kucağında, diğeri yanında kızlarla ilgilenirken ben ne yapıyorum bilmiyorum! Kızlara harika annelik yaptığı için hepinizin huzurunda İlkeye bir kez daha teşekkür ediyorum.<br />Gelelim son gelişmelere: İki kişi bulduk. Biri gündüzlü bakıcı, diğeri yatılı ev işleri. Gündüzlü tamam, gececi maalesef gibi. Emin de değiliz daha tam aslında. Biraz zaman vermek istiyoruz. Gündüzlü olan Çocuk Gelişimi mezunu oldukça memnunuz. Zamanla daha da iyi olacağını umuyoruz. İş güç süper yoğun hala. Ocak sonuna kadar bana pek rahat yok. Akşamları eve saplandık, güvenip bırakamıyoruz, o biraz stres yaptı.<br />Bu arada baba olan Tolga'ya, anne olan Aslı'ya tebrikler... Ofis açan Esma'ya bol şanslar... Asker yolu bekleyen Ekin'e sabır, Serdar'a acil tezkereler... Çağın'a yorum yapmıyım, anlasın... Nazif'le Meltem'e geçmiş olsun... Amma da gelişme var.<br />Suna'yla Bülent'e: Gelin kardeşim artık! Yok ille de orda kalcaksanız bi işe yarayın bak Bush dibinizde. Tamam mı Elmalılı Bülent!<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116860886644740418?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1168005705913550502007-01-05T15:58:00.000+02:002007-01-05T16:01:45.936+02:002007 böyle başladı, böyle mi geçecek?Bakıcılar gitti, ayrıldılar. Neden mi? Uzun hikaye. Kısası: Terbiyesizlik yaptılar, kapıyı göstermeden kendilerini dışarı attılar. Neyse, hayırlısı oldu bence. Tatilde evde oturduk, yeni TV'nin nimetlerini test ettik. Çocuklar da hastalıktan tam çıkmamıştı v.s.v.s. 20 Ocak'a kadar iş güç yoğunluğu ve bakıcı meseleleri yüzünden çok fazla birlikte olamayabiliriz...<br />Herkese selamlar, sevgiler....<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116800570591355050?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1167035448697326222006-12-25T10:16:00.000+02:002006-12-25T10:30:48.716+02:00İki resim arasındaki bir sürü farkı bulun!<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/336708/DSC00647.jpg"><img style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 270px; CURSOR: hand; HEIGHT: 201px" height="191" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/942113/DSC00647.jpg" width="216" border="0" /></a><br /><a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/557366/DSC00648.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 190px; CURSOR: hand; HEIGHT: 233px" height="203" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/959953/DSC00648.jpg" width="172" border="0" /></a><br />İki çocuk, üstelik ikiz, bu kadar mı farklı olur. Attaki (katır aslında ama çaktırmayın) hallerine bakın allahaşkına. Defne uyumakla ağlamak arasında bir halde, Ada doğuştan binici, köylü kızı. Başka şeyler de var: Defne protein (et, tavuk, yumurta, balık, v.b.) hastası, Ada da karbonhidrat (pilav, hamur işi, tatlı, v.b.). Her türlü beğeni, istek, talep konularında ayrı fikirleri ve kararları var. Giyim, müzik, oyuncak, herşey. Doğal olarak sorun ama bir o kadar da güzel oluyor. Aynı evde kardeş kadar bile benzemeyen ikiz kardeşler, bu farklılıklarına rağmen çok iyi anlaşan iki arkadaş olarak büyüyorlar ve çok eğleniyorlar. Aşırı pembe bir tablo çizdim farkındayım: Daha bu sabah kapışık apartmanı inlettiler!!!<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116703544869732622?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1166624899342084382006-12-20T16:17:00.000+02:002006-12-20T16:28:19.363+02:00All the King's Men<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/834014/inside-kingsmen.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/470629/inside-kingsmen.jpg" border="0" /></a><br />Sean Penn ve Jude Law karşılıklı döktürüyorlar ama asıl işi yönetmen yapmış. Tertemiz ve özel bir havası var filmin. Yeni ya da heyecan verici bir yanı yok, sadece "özel" geldi bana. Senaryodan, hikaye gerçekse de değilse de hikayeden, görüntü yönetmeninin işinden ama en çok muhteşem "cast" ve performanslardan hoşlandım. Anthony Hopkins de bir sahnede Jude Law'la diğerinde de Sean Penn'le döktürüyor. Gandolfini sürpriz, Kate Winslett gereksiz ama olsun. Sırıtmıyor en azından. Herkesin hoşuna gitmeyebilecek tarzda bir film. Beklentiniz büyük olmasın, DVD tercih edilmeli...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116662489934208438?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1166539006261143002006-12-19T16:10:00.000+02:002006-12-19T16:36:46.386+02:00Burada ne yapıyorum, buraya ait değilimGibi hissediyorum bazen. Siz hissetmiyor musunuz? Yaşadığım hayat, zaman, mekan, ev, iş herşey bazen bomboş geliyor. Çok hızlı akan bir nehirde sürükleniyormuşum gibi: ne mutlu ne mutsuzum. Bir şelaleden aşağı yuvarlanır gibi ama ne korku var ne de pişmanlık. Çok garip, bazen böyle gelip gidiyor. Sanki bir çok şey benim kontrolüm dışında gidiyor ben sadece senaryodaki rolümü ezbere oynuyorum. Çok da iyi biliyorum ne yapacağımı. Robot gibi. Bunalımda mıyım? Yok değilim. Daha çok boşluk hissi var. Yakında geçer. Biraz Radiohead Creep dinleyiverdim, iyi geldi. Peşine de U2 Numb alırım iki doz. Tamam olur işte...<br /><strong>Don't connect Protect </strong><br /><strong>Don't expect Suggest </strong><br /><strong>I feel numb</strong><br /><strong>Don't struggle </strong><br /><strong>Don't wish </strong><br /><strong>Don't try </strong><br /><strong>Don't feel </strong><br /><strong>Don't fantasize </strong><br /><strong>Don't rise </strong><br /><strong>Don't lie </strong><br /><strong>I feel numb</strong><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116653900626114300?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1166006650146745712006-12-13T12:25:00.000+02:002006-12-13T12:44:10.626+02:00Uzun olur gemilerin direğiÇatal olur efelerin yüreği. Saçma oldu ama hoşuma gitti sırf o yüzden yazdım. Ara uzadı, İstanbula gittim yine kendimi dağıttım. Neler oldu?<br />- Fener yine GS'ye zıplayıverdi. Ezeli ebedi hayat arkadaşımız GS. :)<br />- Serdar kardeşimizi Adana'ya göndedik 5 ay sonra aramıza dönecek. Aci, hayırlı tezkere ...<br />- İstanbul yine çalışıyor. İşleyen demir de ışıldıyor, İzmir'den böyle iş çıkmıyor, çıkamıyor...<br />- Kızlar coştu, artık masal anlatıyor, şarkı söylüyorlar. Resmen karakter sahibi oldular. Evin dibine 0 km oyun parkı yapıldı, süper oldu....<br />- Teyzem ve babaannemin sağlık durumlar çok ciddi. Zor konular....<br />- İş başıma yığıldı, onun da payı var bu gereksiz arada...<br />- Dün kendime alışveriş yaptım hem iyi geldi hem de uzun zamandır kendime bu kadar para harcamamıştım, çocukları olunca insanın, biraz suçlu hissettim. Cümle düşük oldu :)<br />- Çağın memlekete tekrar hoşgeldin diyorum bak saçları kestirdin noooldu? Yaaaaa<br />Hadi herkes kendine iyi baksın ....<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116600665014674571?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1164805746844956562006-11-29T14:15:00.000+02:002006-11-29T15:09:07.080+02:00Tanrım beni, hatta sülalemi baştan yarat!<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/910747/extreme_makeover_7.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 248px; CURSOR: hand; HEIGHT: 179px" height="179" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/73386/extreme_makeover_7.jpg" width="274" border="0" /></a><br />İlke sayesinde bu tip programlara aşina oldum. Extreme Makeover'la başlayan, The Swan'la devam eden akımın son halkası Rennovate My Family olmuş. Adamlar bir ailenin evini tamamen yıkıp, 1 haftada yeniden yapıp, tüm aile bireylerinin tip ve kıyafetlerini yenilemekle kalmıyorlar, aralarında sorunlar varsa ya da bireylerin psikolojik sorunları varsa bunları da çözüyor, çözüm sürecini başlatıyorlar. Digitürk 8.kanal FoxLife'da yayınlanıyor. Hastası oldum, duyurulur. Belki de bazen bu sürece ihtiyaç duymuş bir sülalede büyüdüğüm içindir. Kendi ailemde böyle sıkıntılarımız yok. Hoş biri gelse yağlarımızı alıp, üst başımızı yenileyiverse hayır da demezdim ama, neyse :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116480574684495656?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1164702069902039692006-11-28T10:15:00.000+02:002006-11-28T10:21:09.913+02:00At yarışına gittik !Esma, Cem, Meltem, Nazif, İlke, Ada, Defne ve ben pazar günü gaza geldik, at yarışına gittik. İzmir'in ilk pazar yarış günü olduğu için tıklım tıklımdı. Hipodromun atların koştuğu bölümüne süper bakmışlar da insanların bahis oynadığı veya yarışları izlediği bölümler yani tribünler aynen 10 sene önceki gibi. Rezalet. Neyse altılı ilk ayakta yattı, ikinci ayakta İlke ikili tutturdu. Başka da bişey tutturamadık, ama çok eğlendik. Kızlar başta süper huysuzluk yaptılar, yemek yiyince normale döndüler. Açken ve uykuları gelince anormal hareketler yapıyorlar. Akşam da dönünce kağıt oynayarak kumara devam ettik. 8.5 YTL kazandım !!! Amerikan diye bi oyun öğrettiler. Zor adapte oldum ama paraları da götürdüm sonunda :)<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116470206990203969?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1164372104024330322006-11-24T14:34:00.000+02:002006-11-24T14:41:44.036+02:00Öğretmenler Günü ve İzmir Fen Lisesi<a href="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/1600/679372/ifl.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="208" alt="" src="http://photos1.blogger.com/x/blogger/5542/2030/320/432129/ifl.jpg" width="271" border="0" /></a><br />Okulu özlemişim. 3 yıl, yatılı, şamatalı, keyifli geçmişti. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı orada öğrendim. Aradan çok zaman geçmiş. 32 yaşındayım ve şu anda 3.sınıfta olanlar 16 yaşındalar. Yarı yarıya! Resmen yaşlandığını böyle anlıyor insan. Okul imkanlar olarak çok ileri gitmesine rağmen eğitim kalitesi yerlerde sürünüyor. Yeni bir müdire gelmiş (okulun ilk bayan müdürü!) Azimli, istekli biri. Ama asıl İl-İlçe milli eğitim müdürlüklerinden "iyi" öğretmen ataması yaptırmak lazım. Eğer kaldıysa tabi ... Sınavla öğretmen alınırdı okula ve onlar bile yetersiz kalırdı. Şimdi tam felaket. Yeni mezun hoca da var, ÖSS'de 20000. olan çocuk da var. Sosyal, bilimsel hiçbir proje yok. Aslında genel eğitim sisteminin çöküşünün bir parçası bu da. Daha fazlası değil...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116437210402433032?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com1tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1163581918491120252006-11-15T11:01:00.000+02:002006-11-15T11:11:58.536+02:00Babil<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5542/2030/1600/babel-movie06.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5542/2030/320/babel-movie06.jpg" border="0" /></a><br /><br />Arriaga /Inarritu ortaklığının 3.sonucu Babil'e gittik dün akşam. Film tıpkı Amores Terros (Paramparça Aşklar, Köpekler) ve 21 gram gibi bir şekilde kesişen hayatlar üzerine kurulu. Bunun biraz sıkıcı olmaya başladığını itiraf etmeliyim. Özellikle onlar açısından. Ama seyirci olarak her zaman bunun gibi filmlerle karşılaşmadığımız için çok da sorun yok aslında. Tesadüf / kaos teorisi meselesine İlke güzelce kafa yordu aslında. Japon o silahi hiç vermeseydi bunlar olur muydu? Orası belli değil ama anlatım tarzı, gerçeklik hissi hat safhada bir yönetmenlik ve çok çok iyi oyunculuklar var filmde. Hikaye çok yeni olmasa da biçim insanı çok etkiliyor. Bir de kötü birşey olma ihtimali insanı çok üzüyor, sıkıyor. Özellikle çocuklar işin içine girince biz daha bir etkilendik ...<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116358191849112025?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1163581087162820682006-11-15T10:41:00.000+02:002006-11-15T10:58:07.203+02:00Çiçekliköy, İlke, Lost ve kızlarİlke'nin doğum günü için Çiçekliköy'e gittik geçen pazar, dostlarla birlikte. Güzel bir gün geçirdik ama en çok tadını çıkaran elbette kızlar oldu. Ata, eşeğe, katıra ne buldularsa bindiler. Özellikle Ada'nın doğuştan bu işlere aşikar olduğunu söyleyebilirim. Kemal'in yeri süper ucuz ama servis berbat. Etler fena değil. Bir dahaki sefere Çamaltı'nı deneyeceğiz. İlke'nin beklemediği bir anda ortaya çıkıveren Ayna iyi oldu :) Akşam spontane king + ohel ruhumuza iyi geldi.<br />Lost 306 ile sezon ara finalini yaparak bir kez daha hepimize "has..tir" dedirtti. Bu kadar uzun ara verilir mi? 7 Şubat 2007'de dönüyor. Bekleyip göreceğiz ...<br />Bu aralar Defne'nin uyku sorunu ile uğraşıyoruz. Bir türlü uyumak bilmiyor, hem öğlen hem de gece uykusuna zorlukla, çok bekleyerek dalıyor. Öğleyi pas mı geçsek acaba ama çok erken daha. Neyse zamanla karar vereceğiz ...<br />Çağın kardeşimiz Galler'den döndü. İyi oldu, burada bir sağlam elemanımız daha var :)<br />Tolga ve eşi Aslı'ya uğradık bir gün. Aslı'nın karnı burnunda, Demir bebeğe şimdiden uzun ömür, güzel, sağlıklı bir yaşam ...<br />İFL listesi hareketlenmiş. Sonradan haberim oldu. Toplantıya çağırdı Erkin. Kısa da olsa katıldım, iyi oldu. 25 Kasım'da kongre olacak, maraz çıkmazsa katılacağım ....<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116358108716282068?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1162477142829690462006-11-02T16:05:00.000+02:002006-11-02T16:19:02.853+02:00İstanbul ayrı bir dünya<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5542/2030/1600/kanyon22qs.jpg"><img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5542/2030/320/kanyon22qs.jpg" border="0" /></a><br />Dört gün boyunca İstanbuldaydık Tüyap için. Fuarın, kitabın konuları bir yana dursun İstanbul almış yürümüş arkadaşlar. Bir akşam Levent Kanyon'a gittik. Mimari üst düzeyde, şehrin göbeğine ancak bu kadar farklı ve güzel bir yapı kondurulabilirdi herhalde. İnsan kendini kesinlikle NewYork'ta falan hissediyor. Harvey Nichols ve adını bile bilmediğim bir sürü deli pahalı marka var. Lacoste ara alanlara sığışmış, siz düşünün. Haagen Dazs dondurması, Wagamama'ya mutlaka uğrayın derim. Açık fusion tarzı mutfaklar, içi / fuayesi süper modern sinema salonlarıyla kelimenin tam anlamıyla dibimiz düştü. Sadece Kanyon da değil, gündüzü, gecesi, çalışkanlığı, farklılığıyla İstanbul bana ilk defa "yaşanabilir" geldi. İki büyük sorun var tabi: Korkunç trafik ve güvenlik. Uzakta yaşamanız lazım. O zaman da çocukları sadece pazar günü görebilirsiniz. Neyse İzmir'e döndük ve şunu çok net anladım: İzmir çok rahat ve ferah bir şehir. Sorunu insanların yavaş, trafikte salak olmaları ve şehrin hala bir kasaba gibi yönetilmesi. Ha bu arada bi akşam Kumkapı bi akşam da Samatya- Develi yaptık. Süperdi. İstanbulda olsam herhalde deli para harcardım ve 500 kilo olurdum diye düşünüyorum, insan kendine hakim olamıyor.<div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116247714282969046?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0tag:blogger.com,1999:blog-20300571.post-1161937022898248062006-10-27T11:16:00.000+03:002006-10-27T11:17:02.916+03:00İnsanın Kahpesiİnsanın kahpesi,<br />Ne arslana, ne kaplana benzer.<br />İnsanoğlunun kahpesi,<br />İlk bakışta sana bana benzer.<br /> <strong>Hasan İzzettin Dinamo</strong><div class="blogger-post-footer"><img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/20300571-116193702289824806?l=msinancam.blogspot.com'/></div>Sinanhttp://www.blogger.com/profile/13659948783224849432noreply@blogger.com0