So you think you can tell... heaven from hell...

31 Mart 2006

Yoğun istek üzerine


İlle de kızları yaz, Türkiye'den sıkıldık diyenler. İşte Ada ve Defne karşınızda. Yeni fotoğrafları yükleyinceye kadar bununla idare edin. Dilleri iyice çözüldü, sözcük sayıları oldukça arttı, ne dersen anında tekrar etme girişimleri hızlandı. Özellikle Defne papağan gibi. Geçen gün bakıcı "tüh, tüh, tüh" dedi Defne hemen "tuh, tuh, tuh"u patlattı. Ada'nın gözü dışarıda, hep bir aktivite, oyun, cinlik peşine. Her zaman olduğu gibi daha sıcak, sevecen ve huysuz. Daha çok erkek çocuk gibi. Pek bir kız havası yok. Sertlikten, hoppididen hoşlanıyor. Topa bir vuruyor görmeniz lazım. İlerde nasıl olur tabi kestirmek imkansız. Defne de soğuk ama sevimli. Salon hanımefendisi. Aman da güzel kızım diye sevmek lazım. Bazen o da tepişmek istiyor ama nadir. Küstüğü zaman çok komik oluyor gidip duvara yüzünü yaslıyor. Ağlamak yok. Ada bir ağlıyor ama, daha doğrusu bağırıyor. Yani kime çekmiş acaba bilemiyorum :) Kendi dillerinde bir konuşuyorlar: haçici, bebiyao, şuyoşea falan anlatıyorlar. Neyse görmek lazım anlatmakla olmuyor ....

Diyarbakır Irak'ta, hayırlı olsun


6 kişi öldü bilmem kaç kişi yaralandı, tutuklananları saymıyorum. İsyan, kışkırtma, provakasyon adına ne derseniz deyin, "ora"nın Irak'tan farkı yok şu anda. Yok efendim Danimarka Roj TV'ye izin veriyormuş da oradan duyuru yapılmış falan filan. E sen ne yaptın kardeşim bu konuda? Çek büyükelçini bakalım oradan. Gönder buradakini de. Biraz şerefli ol. Roj TV Ankara'yı "dış merkez" diye gösteriyor hava durumunda. Daha ne bekliyorsun? Medya ne yapıyor: olayı haber yapmıyor, örtbas ediyor. Futbol maçı yapılamadı be Fener gitti Diyarbakı maçını Malatya'da oynadı. Burası bizim ülkemiz, bizim topraklarımız. Değilse de olmadığını bilelim. Adam diyor ki yok efendim Danimarka ile telefonda görüşeceğiz. Bravo be, aferin. Çok iş yaptın. Göz boyayıcı sefiller ! Gözü boyanan, umurunda olmayan biz de sefiliz. Tencere kapak. Budur abi Türkiye'nin hali: Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş.

30 Mart 2006

İzmir hikayeleri - Kalamaki

Aslında Kalamaki ismi Yunan adalarından. Burası daha çok Dilek yarımadası diye de biliniyor. Bir tarafında Kuşadası Güzelçamlı, diğer (güney) tarafında Karine ve Doğanbey köyü. Bu saydığım yerlere gitmeden ölmeyin. Yarımada yeşillikler içinde bir Milli Park. Deniz: 5-6 tane muazzam koy, dağ: yemyeşil bir ağaç/ bitki/ maki/ hayvan çeşitliliği. Kum isteyene kum, çakıl isteyene çakıl koylar sıra sıra dizili. Ben (adını hatırlamıyorum) en sondaki koydan memnun, deniz hemen derinleşiyor, bir atlayıp bir çıkarım her gittiğimde. Karine'ye bu noktadan geçiş yok. Davutlar-Söke-Priene-Karine diye gideceksiniz. Doğanbey'e de aynı şekilde. Burası eski bir Rum köyü. İstanbul keşfedeli 10 yıl kadar oldu. Karine'ye giderseniz sadece bileğinize kadar gelen suda yürüyün ve salaş balıkçılarda karnınızı doyurun mutlaka. Priene, belki daha sonra, Milet ve hatta Didim de yarımadanın güney kanadındaki ziyaret noktaları. Menderes'in doldurduğu verimli toprakları keşfedin. Hatta isterseniz, eski körfez şimdi göl Bafa'ya uzanın, zeytinler arasında Ege'nin farklı yönlerinin tadına varın. Of be. İyi ki Egeliyim. Ve burada yaşıyorum :)

28 Mart 2006

Muhteşem: Terapi gibi

Homofobik değilim ama iki erkeğin sevişme sahnesine de tam olarak hazırlıklı değildim açıkçası. İtiraf edeyim. Ama "onların gözünden" meseleye bakınca, ne kadar dışlandıklarını, kendilerini gizlemek zorunda kaldıklarını bu kadar net, bu kadar naif bir biçimde görünce "tedavi oldum". İnanılmaz hüzünlü, buğulu, insanın boğazında düğümlenen bir film. Ang Lee'nin ellerinden öperim. Başka bir yönetmen muhtemelen berbat ederdi filmi. Filme geçen cuma (24.03) yani ilk günü gittik salon bomboştu. Demek ki millet olarak önyargılı, zayıf, geriyiz bu konuda. Jake Gylennhall: Bu kadar mı aşık bakılır? Sanırsın ki adam gerçekten gay. Bir bakışta anlaşılamayanlardan. Zaten homofobiklik de burada yatıyor: Bütün gayları garip konuşan, kadınsı tavırlı, kadınsı giyinen hatta muhtemelen kendini satan olarak algılıyoruz. Aslında öyle olmadıklarını öğrenebilsek belki de toplumda bu kadar gizlenmeleri, utanmaları gerekmeyecek. Kavuşamayan, kendi istedikleri değil, başka kalıplara sıkışmış hayatlar yaşayan iki adamın hikayesi. Görüntü yönetmeninin de ellerinden öperim. Tablo haline getirmiş filmi. Heath Ledger: Güçlü ama zayıf, tutkulu ama sakin, yalnız adam: mükemmel bir performans. Muhtemelen kendisi bile bu performansını bir daha yakalayamaz. Yeni Indiana Jones adayım bu arada. Devam filmi çekecek olsaydım Jude Law'u ya da onu seçerdim. Bu filme çocuklar gitmesin, aman ailemle gidemem, "toplumun değerleri" zarar görür gibi yaklaşımları getiren devlet, bu önyargılarla gitmeyen "toplum" olarak da hastayız. Onlar değil. Ya "toplum"un "çoğunluğu" gay olsaydı da bir kızla "görünmek" ayıp sayılsaydı? O zaman ne yapacaktınız?

24 Mart 2006

Beyinsiz Türkiye

En sonunda çıldırdım. Siyaset, ekonomi zaten bunları takip eden ve delirmeyen bir TC vatandaşı olabilir mi? Onu da geçtim, okullardaki bıçaklama olayları beni çığırımdan çıkarttı. Okulların önünde bu bıçaklar satılıyor, polis ne yapıyor? Müdür ne yapıyor? "Okulun güvenliğini ben mi sağlayacağım?" diyor. Haksız sayılmaz aslında, devlet özel okulları teşvik edeceğine kendi okullarını adam etsin. Okulun telefon parasını ödesin, bir iki hizmetli, güvenlikçi ödeneği çıkarsın. Müdür haklı ama en azından çevredeki satıcıları şikayet edebilir, okuluna biraz daha sahip çıkabilir. Aynı durum geride durup, sanki hiçbir suçları yokmuş gibi arazi olan öğretmenler için de geçerli. Çocuk bir diğerini bıçaklamış, veli gelmiş okula demiş ki :"Bıçağı geri verin!" Yuh artık hayvan adam. Utanıp, üzüleceğine, çocuğuna adam gibi eğitim veremediğine yanacağına, yaralanan hatta ölmek üzere olan çocuk/ ailesinin kapısında sürüneceğine, vicdan azabı çekeceğine yaptığına bak. Beyinsiz, Kurtlar Vadisi toplumundan ne bekliyorduk ki? Yurtdışında okuyan/ çalışan dostlar: GELMEYİN. Ben de çocuklarımı GELMEMEK üzere göndereceğim. Umarım İlke de aynı fikirdedir. Kimse eğlenmesin demiyorum ama hayatı neredeyse bundan ibaretlere, ülkede bunlar olurken, barlarda "eller havaya" eğlenenlere: Çok komiksiniz. Tayyipler Aleminde yerinizi ayırtıyorum.

23 Mart 2006

İyiyim, Fener GS'yi elediği için daha da iyiyim

1.5 saat süren, genel anestezili, bir avuç dolusu kemik / kıkırdak artıklı, kanlı canlı bir ameliyatı pazartesi saat 17:00 itibarı ile atlatıp, perşembe saat 09:00'da işimin başındayım. Ne morluk, ne şişlik, ne iz. Hiçbir şey yok. Görenler ameliyat olduğuma inanmıyorlar. Tamponlar alındı, zaten dikiş yoktu, acı / ağrı var hafif, burun akıntısı, içerisi kabuk bağlıyor v.s. ama iyiyim. Üstelik bir de altısarayı kupadan eleyince daha da iyi oldum. Yenerek elemek daha şık olurdu ama buna da şükür. Burnundan nefes alma sıkıntısı olan herkese tavsiyem acilen referanslı bir KBB uzmanına gidin. Modern tıbbın gözünü seveyim. 72 saat olmadan normal hayatıma döndüm neredeyse.

18 Mart 2006

Ameliyat oluyorum

Pazartesi (20.03.2006) saat 15:00'te burun deviasyon ve sinüs kanalları açılımı ameliyatı oluyorum. Burnumun fazla olan iç kemiğini (nefes almamı azaltan) ve kıkırdağını alacaklar, yine doğuştan dar olan sinüs kanallarını da açacaklar. Perşembe ya da cumaya kadar yokum. Çiçekler borcunuz olsun, ilerde daha ciddi belalar gelirse başıma o zaman büyükçe şeyler gönderirsiniz :)

Babam ve Oğlum


Fikret Kuşkan, Çetin Tekindor ve Hümeyra inanılmaz oynuyorlar. Sanki gerçek gibi. Daha önce de bu filme gitmeye karar verdik ama ya bilet bulamadık, ya başka birşey oldu, kısmet bugüneymiş. Samimi bir film, daha ikinci dakikasında gözleri doluyor insanın. Bizim kuşağı, babalarımızın- annelerimizin kuşağını anlatıyor. Ve elbette daha büyüklerin. Film insanı ağlatıyor, darmadağın ediyor. Bir ara hıçkırmışım, İlke söyledi. Zor bir iş çıkarmış yönetmen. Oyuncu seçimi, senaryo, performanslar çok çok iyi. Oscar'lık olmuş resmen. Çağan Irmak'ın yarı otobiyografik Babam ve Oğlum'unu görün, sarsılacak ve çok seveceksiniz. Tabi hala görmediyseniz ....

15 Mart 2006

İşte öyle

Bu aralar fazla yazamadım. Neler oldu:
- İlke Londra'dan döndü. Ben de hayata döndüm :)
- Burnumda hem deviasyon hem de sinüs kanalları tıkanıklığı varmış. O yüzden nefes alamıyormuşum, vesaire. Birkaç defa muayene, kontrol, tomografi falan derken muhtemelen haftaya ameliyat olacağım. Narkozu müteakip burnumu kıracaklar, kanalları açacaklar. 2-3 gün evde istirahat, ağrı, sızı, belki morluk/ şişlik.
- Eşşek gibi çalıştım. Çalışıyorum. No pain, no gain. Ne yapalım, hayatımızın emekyoğun evresindeyiz. Şimdi çalışalım, değil mi?
Bazı Londra hikayelerini aktaracağım, maalesef hiç hazır olmadığımız iyice ortaya çıkacak. Yine.

09 Mart 2006

Ülke satılıyor edebiyatı yapmak istemiyorum ama ÜLKE SATILIYOR


Merkez Bankasına diyor ki hükümet "sadece enflasyonu indir, gerisine karışma" yani faizleri boşver, büyüme az da olsa ben allem ederim kallem ederim yüksek gösteririm (%2 nüfus artışı var zaten %5 büyüsek ne olur), işsizlik zaten kimin umurunda, kapanan-açılan işyeri sayılarını da manüpile ederim, petrol bazlı tüm ürünlerin fiyatı artıyor ama kimsenin maaşı neredeyse artmıyor bu da kimin umurunda. E nasıl olacak o zaman? Ben söyleyeyim: Tekstilde %8'e inen KDV bazı gerizekalıları sevindirdi. Sanıyorlar ki ürünleri daha ucuza alacağız, bu kadar basit. Arkadaşlar uykulardan uyanın. Ekmek, dergi, gazete %1, kitap ve daha bir sürü ürün %8 KDV'li de ne oluyor. Hiçbir şey. Yayın sektörünün %70'i kayıt dışı. Korsan hariç. Üstelik kitaba da herkes pahalı diyor. Şimdi yerli üreticinin üzerine istihdama bağlı vergi, SSK ve daha bilumum yükü ver. Aman yabancı sermaye gelsin diye onu bu yüklerden muaf tut. Zaten sadece enflasyona dayalı para politikasından YTL aşırı değerlenmiş, şişmiş, devaüle oldu olacak. İhracatı kim yapıyor: Yabancı sermaye. İç piyasaya kim hükmedecek, KDV de inince: Yabancı sermaye. Eşitlik olsun, canı istiyorsa gelsin. Dolar, euronun değersizliği, ucuzluğu ithalatı körükledi, niye kimse bunu görmüyor. Herşeyi dışarıdan almak daha ucuz. Neden: Türkiye'de Türkiye'liye üretim yapmak PAHALI arkadaşlar, MALİYETLİ de ondan. Zaten faizler aşırı yüksek ülkeye döviz akıyor, serbest piyasada da döviz bunun için ucuz kalıyor. Sadece fazileri düşürmek yetmez. Ciddi bir sorun var ve faiz bunu oluşturan faktörlerden sadece biri. Tarımda, enerjide bile kendimize yetebilecek, ihracat yapabilecekken zamanında yapılan sözleşmeler, hatta hala "bilerek" izlenen yanlış politikalar yüzünden "dışa bağımlıyız". Bu hale getirilmişiz. İşsizlik hat safhada arkadaşlar. İstanbul hariç ülkenin her ili işsizlikten ağlıyor. Kapanan, batan, batmak üzere olan işyeri, firma sayısının haddi hesabı yok. İnsanlar para harcamıyor. Herkes kasıyor. Mutlu, bunları önemsemeyen, garip bir gurüh hariç. Siz eğer onlardansanız lütfen bu yazıları okumayın, size boş gelir, gereksiz gelir, size bişeyler anlatmak gibi bir derdim de yok zaten. Değilseniz ne olur söyleyin: Ne yapacağız?

08 Mart 2006

Kadınların geleceği kendi ellerinde

Dünyada devletlere ait topraklar hariç, özel mülkiyet arazilerinin sadece %1'i ve toplam gelirin %10'u kadınlara aitmiş. Birçok ülkede, özellikle Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde kadınların okuma-yazma oranları düşük, şiddete maruz kalıyorlar, iş bulma olasılıkları bazen daha düşük, demokratik hakların bazılarına sahip değiller. Türkiye'de kadınların sadece %3.9'u üniversite mezunu, meclistekilerin %4.4'ü kadın, namus/ töre cinayetleri artarak devam ediyor. Geçen gün İsveçli Ulla Lemberg'in Bilgi Üniversitesindeki sergi haberini dinledim. Başlık: Sevgili Çocuğum: Baba, Çocuk ve Cinsiyetlerin Eşitliği. Kadınların özellikle ev yaşamında ve çocuklarla ilgili konularda erkeklere göre çok daha fazla iş yapmalarından rahatsız olan İsveç kadın toplumu 1970'lerden itibaren ciddi bir örgütlenmeyle bu meseleyi düzeltmeye karar vermiş. Evde erkeklerin/ babaların daha çok yemek, ütü, temizlik, çocuk bakımı gibi işlere ağırlık vermesini, bunu bir hobiden çok kadınla paylaşarak yapmaya razı olmasını hedeflemişler. Ve başarmışlar. Bu süreci fotoğraflarıyla belgelemiş İsveçli abla. Bir de seminer verecek. Ey kadınlar (ve elbette erkekler) siz en azından kendi evinizde, ya da arkadaşlarınızın, annenizin, akrabalarınızın halini görünce ne yapıyorsunuz bu konuda? 8 Mart'ınız kutlu olsun.

07 Mart 2006

İzmir hikayeleri - Foça

Foça batıya yüzü dönük ve önü açık bir yer olduğu için yanda görüldüğü gibi muazzam gün batımları sunuyor. İzmir'in yaklaşık 50 km. kuzeyinde, Bakırçay havzasının kirliliğinden zerre kadar etkilenmemiş bir yöre. Foça - yeni Foça yolu arasındaki koylar doyumsuz. Foça'nın hemen içinden askeriyeye doğru giden burunun arkasındaki koy bile Çeşme'nin ünlü koylarını geride bırakır. En son gittiğimde o noktadan iki yunus gördüm ve yarım saat kadar keyifle seyrettim. Şehrin içi de yaz-kış yaşayan, klasik Ege tatil yöreleri gibi kışları ölmeyen bir yer. Tekne turu farz. Siren kayalıkları ve adalar görmeye değer. Fok görme şansınız çok çok az. Foça'nın tam karşısı Karaburun yarımadasının Mordoğan kasabası. Orada da Ayıbalığı diye bir nokta var ve coğrafyası birebir Foça. Hatta adını veren Ayıbalıklarının (belki de fokların) düzgün ve yumuşak kayalıklar nedeniyle buraya çıktığı söylenir. Yazın genç ve güzel bayanlar fokların yerini alıyor!

06 Mart 2006

Hacivat Karagöz öldü mü gerçekten?


Mutlaka gidin bu filme. Harika bir prodüksiyon. Başta Haluk Bilginer ve Ayşen Gruda olmak üzere oyunculuklar müthiş. Hikaye güzel, dekor- kostüm, kullanılan dil, senaryo, görsel efektler herşey yerli yerinde ve üst düzeyde kaliteli. 1300'ler Bursa'sında Müslüman Osmanlı, Tatarlar, Osmanlı'nın içindeki - dışındaki Hristiyanlar, Şamanlar bir arada yaşayamazken bunu tesadüfen ya da bilerek hicveden iki cami inşaatı işçisi, Hacivat - Karagöz sivri dillerinin ceremesini çekiyorlar. Eğer hikaye gerçekse iyi ki ölmüşler de bugüne kadar gelmişler. Ama bana, bize yazıklar olsun: Kendi tarihimizi bilmiyoruz. Bilmiyordum. Resmi tarihin bize kakalandığı kadarıyla kalmışız. Devletin, müfredatın istediği kadarını biliyoruz herşeyin. Kazın ayağı öyle değil. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Bunu öğrenmem 32 yılımı aldı, bakalım sonrasında biliyorluğum işime yarayacak mı yoksa aynı tas aynı hamam yuvarlanacak mıyım? Siz yuvarlanacak mısınız?

01 Mart 2006

Fiddler on the Roof

Bu filme müzikal demeye dilim varmıyor, tam olarak değil zaten. Harika bir hikaye, samimi, inanılmaz gerçekçi oyunculuklar, süper yönetmen ve en önemlisi insanı derinden etkileyen müziği. Dün akşam ya 3 ya 4. izleyişimdi, filmi ilk İlke'nin ısrarıyla ve zorla (müzikal antipatim var) izlemiştim. O zaman evli bile değildik belki. Çocuklar olduktan sonra ilk defa izledim. Ne kadar farklı geldi. Gözyaşları direk bazı sahnelerde tabi. 5 kızından 3'ünü geleneklere aykırı şekilde vermek nasıl zor geldi adama. Devrim öncesi Rusya'da Yahudi ve Ortodoks kitlenin beraber yaşadığı bir köyde, geleneklerine bağlı Yahudi toplumunun bir ailesinin merkezinde dönüyor hikaye. Film 1971 yapımı, 3 Oscarlı bu arada. Bir tanesi John Williams en iyi müzik. Tevye rolünde Topol tek kelimeyle muhteşem. Tanrıyla konuştuğu anlar efsane bence. "If I Were a Rich Man"i bilmeyen yoktur sanırım. "Sunrise, sunset"te gözyaşı garantisi var. Ortanca kız giderken de öyle. İnsanın içine işleyen, mükemmel, mükemmel bir film. İzlemeyenler hemen, izleyenler de (ben öyle yapacağım) 3-4 yılda bir birer kez daha izlesin. Günümüzde böyle "samimiyet"i bırakın filmde, kendi hayatımızda bile zor görüyoruz.
[to God] Tevye: Sometimes I wonder, when it gets too quiet up there, if You are thinking, "What kind of mischief can I play on My friend Tevye?"
[Perchik and Hodel have announced their engagement] Tevye: He loves her. Love, it's a new starting. On the other hand, our old ways were once new, weren't they? On the other hand, they decided without parents, without the matchmaker. On the other hand, did Adam and Eve have a matchmaker? Oh, yes they did. And it seems these two have the same Matchmaker.